Güneş doğmak üzereydi. Salı günü olmuştu birkaç saat önce. Pazartesiden kalan şişelerden iki tanesi masanın yanında yerde yatıyordu ve diğerleri de pencereden gün doğumunu seyredecek olmanın keyfindelerdi. Masanın üzeri dağınık, yerler kirliydi. Pencere aralığından içeri sızan naif rüzgarla kuyruğunu sallayan ve yerdeki şişeleri okşayarak düştü düşecek halde sandalyenin oturağının kenarında yatan ipek örtü mayhoş bir tad bırakıyordu odadaki havaya (continue reading…)
