Güneş doğmak üzereydi. Salı günü olmuştu birkaç saat önce. Pazartesiden kalan şişelerden iki tanesi masanın yanında yerde yatıyordu ve diğerleri de pencereden gün doğumunu seyredecek olmanın keyfindelerdi. Masanın üzeri dağınık, yerler kirliydi. Pencere aralığından içeri sızan naif rüzgarla kuyruğunu sallayan ve yerdeki şişeleri okşayarak düştü düşecek halde sandalyenin oturağının kenarında yatan ipek örtü mayhoş bir tad bırakıyordu odadaki havaya ve ışık süzmelerine hoş bir ortam hazırlıyordu. Duvarda bir resim vardı, küçük bir tablo. Gün batımında ufuğa doğru sallanarak giden küçük bir kayığın efkârlı resmi. Zamanın izlerini tozlarıyla saklamaya çalışan alçak gönüllü küçük bir tablo. Kayıkçı kürekleri kendi haline bırakmış ve kayığın önüne doğru uzanmış elindeki şişeyi suya daldırmıştı bıkkın bir halde. Tablodan dışarı, hatta odanın penceresinden dışarı bakıyordu. Solmakta olan yıldızları seyrederken kayıkçı, yerdeki iki tozlu defter zamanın kirini ve denizin pasını köşelerindeki metal parçalarında taşımanın o iğrenç ve pis gururunu istemeyerek te olsa yaşıyorlardı. Neredeyse kapağı tutan kilit kendiliğinden açılacaktı. Kapağın da açılacak dermanı yoktu ya, içi dolmamış iki küçük anı defteri. İçinde anıya dair hiç birşey olmayan, kederli ve hasret dolu kalın uçlu kalemlerle simsiyah yazılmış iki küçük anı defteri. Sayfalarının kenarları aşınmış defalarca okunmaktan ve kirlenmiş sayfaları defalarca ıslanmaktan. Onlar da pencereden içeri sızacak olan ışığı bekliyorlardı. Karanlıktan bıkmışlardı ve tiksinmişlerdi tozlu, küf kokan o rutubetli ahşap duvarlardan. Herşey sabahı bekliyordu o odada ve yaşlı adamın elindeki pipo da sönmüştü. Gül ağacından kesilmiş, ince motiflerle dikkatlice ve ustaca süslenmiş bir avuç pipoydu o ve avucun içindeki tüm çizgilere de şahitti. Zamanın tüm kırıklarını ve buruklarını tütün kokutmuştu o avuçta ve üşümüştü, içindeki ateş kül olmuştu. Dakikalar ilerliyordu güneşe doğru, saat güneşe çok az vardı ama hala karanlıktı.
Aydın ve dingin gözlerle izliyordu yaşlı adam ufuğu ve gerçekten güneşi beklemiyordu. Sukûnetin tadını çıkarıyordu elindeki sönmüş pipoyu sıkıca tutuyor gibiydi ama neredeyse elinden düşecekti. Homurdanıyordu usul usul, aslında homurdanmıyor mırıldanıyordu. Ses telleri birbirine takılıyor gibiydi mırıldanırken, o yüzden sesi kalın ve homur homur çıkıyordu. Sakalları griydi ve uzun saçları vardı yaşlı adamın. Öylece bakıyordu pencereden. Sonra kalktı kırık sandalyesinden, rahat değildi sandalyesi ama hep o kırık sandalyede otururdu. Kapıya doğru ilerledi ve masadan bir dilim peynir aldı. Kapıyı açtı ve dışarıda bekleyen aç kediciğe verdi ama kedi yemedi peyniri. Homurdanarak çıktı dışarı ve çekti kapıyı usulca. Bahçedeki karanfillere doğru birkaç adım attı. Karanfil yoktu bahçede, karanfil olsun istediği yerdi yorgunca adımladığı yer. Çiçekleri çok seviyordu ama hiç çiçeği yoktu, beceremiyordu çiçekleri yaşatmayı. Homurdanarak tekrar içeri girdi ve kapıyı çarparcasına hızlıca itti. Ocağı yaktı ve çayı ocağa koydu, iki gün önce demlediği çayı. Isınmasını beklerken duvardaki resim takıldı gözüne, uzun uzun baktı. Kendine benzetti kayıkçıyı ve düşündü. Kayıkçıyla yaşlı adamın arasındaki fark, kayıkçının etrafında sadece ufuk vardı, yaşlı adamın etrafında tozdan, kirden ve geçmişin acılarıyla demlenmiş iki günlük çay vardı ve birkaç kırık ve dökük. Çayın altını kapattı ve bir bardak aldı. Elinde çayıyla sandalyesine doğru giderken yerdeki defteri aldı. Sandalyesine oturdu ve açtı rastgele bir sayfayı. Yazılar dağılmıştı, mürekkep zamana dayanamamıştı, yayılmıştı her harfin etrafına silikçe. Yine de okunuyordu zorca, birinden bahsediyordu defterdeki yazılar. Yazılardan bahsediyordu yaşlı adamın zihninde canlananlar. Gözleri kısıldı ve defterin içinde kayboldu yaşlı adamın düşünceleri, sanki yıllar öncesine yolculuğa çıkmış gibiydi ama sadece hatırlıyor ve üzülüyordu. Yolculuk falan yoktu, zihninde bile olsa artık hiçbir yolculuğu daha kaldıramazdı. O kadar yorgundu ki defter elinden kayıp düştü farketmeden. İrkildi hafifçe ve eğildi yavaş bir iniltiyle defteri aldı eline. Çayı soğumaya başlamıştı, bir yudum aldı ve defteri karıştırdı biraz. Kapattı kapağı ve diğer defterin yanına koydu usulca. Bir yudum daha aldı ılık çayından ve bir sigara yaktı. Sonunda azaltmıştı sigarayı, pazartesiden beri içtiği ikinci sigarasıydı. İki nefes çekti ve öksürmeye başladı, sanki ciğerleri sökülüyordu yerinden. Bir nefes daha çekti öksürüğü kesilince. Gün ağarmaya başlamıştı artık yavaş yavaş. Yaşlı adam iyice bitkin düşmüştü ve eğildi yana doğru. Elindeki çay bardağı yere düştü, homurdandı. Sandalye çatırdıyordu, homurdandı. Sessizlik dolmuştu odaya, tekrar baktı tabloya ve sandalyenin bacağı kırıldı. Yaşlı adam yere yığıldı, gözlerini dikti tablodaki kayıkçıya ve hemen arkasından pencereye baktı, yığılıydı yerde. Gün ağarmıştı ama yaşlı adamın gözleri gittikçe kararıyordu. Gün ağarıyordu ama yaşlı adamın gözleri kararmıştı. Gün ağarırken yaşlı adamın gözleri kapandı. O sabah güneş hiç doğmadı…
Comments